Bunları Biliyor musunuz ?

Bunları Biliyor musunuz ? Bilgilerinize her gün yeni bilgiler katmak istiyorsanız, bizi takipte kalın:)

🌲 Meşe mi, çınar mı, ardıç mı? Yoksa bambaşka bir favorin mi var? 🌳Yorumlarda buluşalım. 🤗
02/09/2026

🌲 Meşe mi, çınar mı, ardıç mı?

Yoksa bambaşka bir favorin mi var? 🌳
Yorumlarda buluşalım. 🤗

ÌRANDA Yıllara meydan okuyan 2850 yaşında olduğu tahmin Edilen OURS Ağacı.Hidir Koç ​"İRAN'DA TARİHİN CANLI TANIKLARINDA...
01/09/2026

ÌRANDA Yıllara meydan okuyan 2850 yaşında olduğu tahmin Edilen OURS Ağacı.
Hidir Koç

​"İRAN'DA TARİHİN CANLI TANIKLARINDAN BİRİ: 2850 YAŞINDAKİ 'OURS' AĞACI
​İran'ın dağlık ve kurak manzaralarında, yıllara meydan okuyan bir dev yükseliyor. Bu muhteşem 'Ours' ağacı (bilimsel adıyla Juniperus polycarpos, İran ardıcı), tam 2850 yaşında olduğu tahmin edilen gerçek bir yaşayan anıt.
​Medeniyetlerin yükselişine ve çöküşüne, sayısız olaya tanıklık eden bu ağaç, köklerini derinlere salarak ayakta kalmayı başarmış. Doğanın direncinin ve zamanın akışının en güçlü simgelerinden biri.
​Bu kadim güzelliği korumak ve gelecek nesillere aktarmak hepimizin sorumluluğu.

​"2850 YAŞINDAKİ BİR DEVE BAKTIĞINIZI DÜŞÜNÜN...
​İran'ın uçsuz bucaksız dağlarında, zamanın kendisi sanki durmuş gibi. Bu inanılmaz 'Ours' ağacı, 2850 yıldır ayakta. Bir düşünün... Bizler buradayken bile o buradaydı, imparatorluklar kurulurken de buradaydı, ilk tekerlek icat edilirken belki fidan halindeydi.
​Yıllara meydan okuyan, her fırtınada daha da güçlenen bir yaşam gücü. Bu ağaç sadece bir doğa harikası değil, aynı zamanda hayata karşı bir direniş hikayesi.
​Ona bakmak, kendi kısa yaşamımızı ve evrenin sonsuzluğunu hatırlatıyor.

Dünya tarihi bir sıfatın sadece  Mustafa Kemal’e verildiğini yazar..Dünyada O'ndan başka hiçbir liderin alamadığı bir sı...
30/08/2026

Dünya tarihi bir sıfatın sadece Mustafa Kemal’e verildiğini yazar..

Dünyada O'ndan başka hiçbir liderin alamadığı bir sıfattır bu..
Hangi sıfat mı?

Bir insan doğumundan ölümüne kadar ya bir askerdir, ya bir devlet adamıdır, ya çevrecidir, ya tiyatrocudur, ya sanatçıdır, ya arkeologdur, bir şeydir. Ama bunların hepsi birden olabilen dünyadaki tek lider Mustafa Kemal ATATÜRK olduğu için dünyada; “KÜLTÜR ANTROPOLOĞU” sıfatı verilebilen tek lider de Mustafa Kemal’dir.

'KÜLTÜR ANTROPOLOĞU nedir, ne değildir?Uzun uzun başınızı ağrıtmayacağım. Hadi gelin 5 Mayıs 1935, Ahlatlıbel’e gidelim.

Ahlatlıbel Ankara yakınlarındaki kazıların başladığı yer biliyorsunuz. Bütün arkeoloji kazılarının yapılma emrini veren Mustafa Kemal, müzelerin açılma emrini veren de Mustafa Kemal. Ama bugünkülerde olduğu gibi açın, kazın, imza, öyle değil. Nasıl yetişmiş inanın, 25 yıllık araştırmacıyım hiç anlamadım..😞

Bakıyorsunuz Efes kazıları başlıyor iki kere gidiyor. Konya‘da Asar kazıları başlıyor başında. Bir de bakıyorsunuz Ahlatlıbel kazıları başlamış başında. Toprak alıyor, ölçüyor, biçiyor. “Ya, ne yapıyor Mustafa Kemal?” diyorlar. Çankaya’ya gidiyor, Çankaya’da üç gün üç gece hiç uyumadan; uyumamak için alnına ıslak bezler koydurmuş, birilerini çağırıyor, telefonlar ediyor, bir heyecan, bir telaş...

Üç gün sonra; “Gelin, diyor Ahlatlıbel’e gidiyoruz”. Hemen geliyor, diyor ki; “arkeologlar toplanın..”

Biliyorsunuz başlarında büyük arkeoloğumuz Zübeyir KOŞAY var. Bu Zübeyir KOŞAY’ın bire bir anısıdır. Toplanıyorlar. Mustafa Kemal heyecanla;
“Kazdığınız yer yanlış, şurayı kazmanız gerekir” diyor.

Yabancı arkeologlar; “El insaf paşam. Anladık iyi askersin, iyi devlet adamısın ama yani bu iş de bizim işimiz, niye karışıyorsun” der gibi aralarında birkaç şey oluyor ama emir büyük yerden..

Başlıyorlar Mustafa Kemal’in gösterdiği yeri kazmaya. Sonuç mu?
Bütün bulgular oradan çıkar..

İnat uğruna, ceplerinden ödeyip kendi dedikleri yeri kazarlar hiçbir bulguya rastlanamaz.

Bunun üç gün sonrası, ATATÜRK Galip ARCAN’ın yazdığı “Sırat Köprüsü” adlı piyese davetlidir. Piyesin başında mutludur, biraz sonra sinirlenmeye başlar, bir müddet sonra bitince;
“Bana Galip ARCAN’ı çağırın!” der.

Galip ARCAN gelince;
"Bu piyesi siz mi yazdınız?" der. “
" Evet paşam, ben yazdım”.
" Hayır, bu bir "Bolunun Flor Doranj" adlı Boldvilin'in aynen çevirisi. Neden bunu belirtmediniz? Hakkınızda soruşturma açtırıyorum” diyecektir.

Buna benzer pek çok anıyı da okuyunca ne dedim biliyor musunuz? Samimi konuşacağım inanın sizlerle. Dedim ki;
“A be Atam, Boldvilin’e varıncaya kadar ne zaman okursun?
Ne zaman kafanda tutarsın?”

Ve o sırada ne yaptım biliyor musunuz? Yirmi yıllık araştırmacıydım, ATATÜRK’le iddiaya girmek gibi, dedim ki; “Senin başında durmadığın, ilerletmeye çalışmadığın bir alan bulmak benim boynumun borcu olsun..”

O sırada da “Sanat ve ATATÜRK” adlı araştırmamı yapıyorum. Baktım resimde Türk tarihinde ilk resim sergisini o açıyor, heykelde dinin etkisini kaldırıyor!!!

Ama karşıma yedinci sanat dalı geldi. Ne? Sinema. Dedim; “herhalde burda iddiayı kazandım”.

Heyhat, baş yönetmen Cezmi AR, başrolde Mustafa Kemal, film çekiyorlar. Ve Cezmi Ar Mustafa Kemal’e tabi Cumhurbaşkanı ya, diyemiyor; şöyle dur, böyle dur, diye. Diğer oyunculara şiddetle bağırıyor. Atatürk; “Gel Cezmi gel, diyor. Burda başkomutan sensin, ben bu işi bilmem. Önemli olan işin iyi çıkması. Bana da aynı şiddet ve hiddetle bağıracaksın..”

Cezmi AR hayatının son günlerinde “Ben bir daha asla öyle bir oyuncuyla çalışmadım..” diyecektir..❤

Prof. İlknur GÜNTÜRKÜN KALIPÇI..🇹🇷

30 Ağustos Zafer Bayramı🇹🇷Bu anımı tekrar paylaşmakta büyük yarar görüyorum.Büyük taarruzu anlayabilmek için EgeTıp81 me...
30/08/2026

30 Ağustos Zafer Bayramı🇹🇷
Bu anımı tekrar paylaşmakta büyük yarar görüyorum.
Büyük taarruzu anlayabilmek için EgeTıp81 mezunu 100 hekim arkadaşımız İle Ankara’dan eşim Dr. Pınar Atik birlikte İzmir’e gerçekleştirdiğimiz Zafere giden yol yürüşünden tanık olduğumuz binlerce gerçekten sadece biri. Bu vatan öyle bazı kendini bilmezlerin dediği gibi kolay kurtarılmadı.
Kocatepe’de siperdeki TAŞ… Üzerine oturduğum bu taş sıradan bir taş değildir. 26 Ağustos 1922 Büyük taarruzdan önce Mustafa Kemal paşa ve silah arkadaşları Afyon Kocatepe’ye çıkıp savaş planlarını karşı ovada konuşlanan Yunan birliklerine karşı bu tepede yapmışlar, Yunan başkomutan savaşı İzmir’deki karargahından yönetirken Mustafa Kemal paşa top mevzisi içinde kaldığı için 48 saatini bu siperin içindeki o taşın üzerinde uyumadan ve doğru dürüst yemek yemeden belki bir kaç sigara ve belki bir kahve içerek geçirmiştir. O zaman daha Ege adını almamış deniz yönününü işaret ederek ordular ilk hedefiniz Akdenizdir ileri diyerek 9 günde Yunanlıları denize dökmüştür. İşte o taşın dili olmadığı için sizlere ben anlattım bunları. Atamızın zaferini küçültmek için bir kurşun atmadan savaşı kazandık diyenleri duysa bu taş bile çatlar. Atam bu vatan
hainler dışında her daim minnettardır sana.❤️🇹🇷🌹

Avustralya'da bir beyin cerrahı, rutin bir biyopsi beklerken bir kadının kafatasını açtı ve bunun yerine hiçbir cerrahın...
29/08/2026

Avustralya'da bir beyin cerrahı, rutin bir biyopsi beklerken bir kadının kafatasını açtı ve bunun yerine hiçbir cerrahın daha önce görmediği bir şeyle karşılaştı: beyninin içinde hareket eden, sekiz santimetre uzunluğunda canlı bir solucan.
Bundan sonra yaşananlar tıp tarihini yeniden yazacaktı.

Aylar boyunca garip semptomlarla (mide ağrısı, amansız öksürük, gece terlemeleri ve sonunda hafıza kaybı ve depresyon) mücadele eden 64 yaşındaki kadın hasta, karşılaştığı her uzmanı şaşırtmıştı. MR'da bir lezyon görüldü.

Plan basitti: örnek almak, nedeni bulmak. Ancak cerrah forsepsle elini uzattığında, ince, yumuşak ve inanılmaz derecede canlı bir şey hissetti.

Genç doktoru bunun bir atardamar olduğunu düşündü.

Ama değildi.

Cerrah onu ışığa doğru kaldırdığında, yaratık kıpırdamaya başladı - mecazi anlamda değil, hayal ürünü değil, şiddetli, şüphesiz canlı bir şekilde. Ameliyathane dondu. Solucan, patoloji kabına atılmadan önce havada kıvrılıp açıldı ve sanki beyin onun eviymiş gibi çırpınmaya devam etti - ve orada kalmaya da tamamen niyetliydi.

Parazit daha sonra normalde halı pitonlarının içinde yaşayan bir yuvarlak solucan olan Ophidascaris robertsi olarak tanımlandı. Bir şekilde, sadece doğanın tasarlayabileceği bir dizi kaza sonucu, kadın mikroskobik yumurtalarını yutmuştu - muhtemelen piton dışkısıyla kirlenmiş bitkilerden. Minik larva vücudunda yumurtadan çıktı, organlarından geçti ve sonunda beynine yerleşerek bir bölgeden diğerine sürünürken iltihaplanmaya, kafa karışıklığına ve bilişsel gerilemeye neden oldu.

Bu tıbbi bir ilkti. İnsanlar ve doğal dünya arasındaki bariyerin sandığımızdan çok daha ince olduğunu ve bazen en korkunç istilacıların asla göremediğimiz istilacılar olduğunu hatırlattı.

Kaynak Cienciatum Sorpréndete

Sizce Bir taht bukadar can edermi, İKTİDAR HIRSI KATLİAMIIII. Murat 1595’de öldü. Ayasofya Camisi avlusundaki türbede 54...
28/08/2026

Sizce Bir taht bukadar can edermi,

İKTİDAR HIRSI KATLİAMI

III. Murat 1595’de öldü. Ayasofya Camisi avlusundaki türbede 54 kişi yatmaktadır. Bunlardan 20’si oğlu, 23’ü kızıdır. Türbede yatan oğulların yaşı küçüktür, hatta altı aylık olanları bile vardır ama hepsinin ölüm tarihi 1595’tir.

Peki 1595’de ne oldu?..
Saraya kıran mı girdi?..
Hayır,
Salgın da olmadı,
kıran da…

III. Murat öldükten sonra oğlu III. Mehmet tahta çıktı ve ilk işi de kardeşlerinin hepsini boğdurtmak oldu.

Babasının tabutu saraydan çıkarken ardından
39 tabut daha geliyordu.
III. Mehmet, 19 erkek kardeşini ve 20 kız kardeşini öldürtmüştü!

Bununla yetinmemiş babasının gebe eşlerini öldürtmüş ve ergenlik çağındaki iki kardeşinden gebe kalmış yedi cariyeyi denize attırmıştı.
Genç şehzadelerden biri:
"Beni kestanelerimi yedikten sonra boğun" diye yalvarıyordu!

Evliya Çelebi, “Bir şehzadenin daha emzirilirken annesinin kucağından sökülüp alındığını boğulduğunda emdiği sütün burnundan geldiğini” yazar.
Saraydan tabutlar çıktığında Evliya Çelebi'nin naklettiğine göre "İstanbul halkının feryatlarını gökteki melekler duymuştu".

III. Mehmet sadece bununla
yetinmemiş 16 yaşındaki
oğlunu da öldürtmüştür!

III. Mehmet öldüğünde,
I. Ahmet tahta oturdu. III. Mehmet'in cenazesi
Ayasofya'ya götürüldü.!
Cenaze namazı kılınacaktı.
Ama genç padişah gelmemişti!

"Taht sahibi olmak için 39 kardeşini ve bir oğlunu öldüren adam babam da olsa katildir. Ben katil bir adamın cenazesini kılmam! Varın siz kılın!"
diyerek daveti reddetti.

Allah Türk devletlerini
iktidar hırsı ile gözünü
kan bürümüş firavunların
zulmünden korusun!.

Yazı Alper Aksoy
"Osmanlı'da iktidar hırsı katliamları"

Ayıp Olmasın Diye Yerden Alınmayan At Nalı.“1107 yılında İstanbul’a gelen Norveç Kralı I. Sigurd mahiyetindekilere: Düny...
26/08/2026

Ayıp Olmasın Diye Yerden Alınmayan At Nalı.

“1107 yılında İstanbul’a gelen Norveç Kralı I. Sigurd mahiyetindekilere: Dünyanın en zengin şehrine girmekte olduklarını, bu şaşaa karşısında hayran kalıp her şeye öyle uzun uzun bakmamaları konusunda uyarıda bulunmuştur.
Hatta şehirde ilerlerken Sigurd’un atnın altın olan nallarından biri koptuğu halde tembihli olan Norveç askerleri, hiç durmadan nalı düştüğü yerde bırakıp ilerlemişlerdir.”

Yabancıların Gözüyle Bizans İstanbul’u, Sayfa 59 - Yeditepe
Semavi Eyice

ÇEŞME ILICA PLAJI’NDA YAŞLI BİR ANNE VE OĞLUGeçen çarşamba günü Çeşme Ilıca Plajı’ndaydım.Akşamüstüydü. Güneş yavaş yava...
24/08/2026

ÇEŞME ILICA PLAJI’NDA YAŞLI BİR ANNE VE OĞLU

Geçen çarşamba günü Çeşme Ilıca Plajı’ndaydım.

Akşamüstüydü. Güneş yavaş yavaş alçalıyordu. Plajdaki kalabalık da dağılmaya başlamıştı. Ben denizi izlerken, biraz ileride bir anne ile oğul dikkatimi çekti.

Kadın 85 yaşın üzerindeydi. Beli bükülmüş, yürümekte zorlanıyordu. Elinde bastonu vardı. Yanındaki adam ise yaklaşık 50 yaşlarındaydı.

Oğlu olduğu belliydi.

Kadın bastonunu kumsalda bıraktı. Adam annesinin koluna girdi. Eskilerin deyimiyle kol kola denize doğru yürümeye başladılar.

Öyle aceleleri yoktu.

Bir adım attılar, biraz durdular. Sonra bir adım daha…

Adam, annesinin ayağını nereye bastığına kadar dikkat ediyordu. Suyun içine girdikçe onu daha dikkatli tuttu.

Ama benim dikkatimi çeken sadece bu değildi.

Annesine bakışında başka bir şey vardı.

İnsanın yıllarca yanında olan birine bakışında oluşan o tanıdık hâl…

Kadının yüzebileceği yere kadar birlikte ilerlediler. Epey sürdü. Sonra adam annesini bıraktı.

Kadın yüzmeye başladı.

Oğlu ise birkaç metre geride kaldı.

Onu rahatsız etmeden, belli etmeden izliyordu.

Kadın yaklaşık 10-15 dakika yüzdü.

Sonra oğlu tekrar yanına gitti. Elinden tuttu, sudan çıkmasına yardım etti. Kumsala geldiklerinde bastonunu aldı.

Ve yine birlikte yürüdüler.

Bir süre onları izledim.

Sonra aklıma şu geldi:

Yaklaşık 50 yıl önce bunun tam tersi olmalıydı.

O zaman kadın 35’li yaşlarındaydı.

Yanındaki adam ise küçücük bir çocuktu.

Muhtemelen yine bir yaz günü, belki yine bir sahilde…

Belki çocuğun kollarında kolluklar vardı. Belki sudan biraz korkuyordu. Belki de tam tersine, bir an önce denize atlamak için sabırsızlanıyordu.

Anne ise başında bekliyordu.

Çocuğunun gözden kaybolmasına izin vermeden.

Belki “Derine gitme” diyordu.

Belki “Yavaş” diyordu.

Belki hiçbir şey söylemiyor, sadece bakıyordu.

Çocukken bunu düşünmeyiz.

Annemizin bizi izlemesini, peşimizden gelmesini, düştüğümüzde kaldırmasını hayatın normal bir parçası sanırız.

Sonra büyürüz.

İşe gideriz, evleniriz, çocuk sahibi oluruz.

Kendi hayatımızın telaşına kapılırız.

Ve anne babamızın da yaşlandığını çoğu zaman fark etmeyiz.

Ta ki bir gün onların yanında yürürken adımlarımızı yavaşlatana kadar…

Ta ki merdiven çıkarken beklemeye başlayana kadar…

Ta ki bir yere giderken “Sen dur, ben yaparım” demeye başlayana kadar…

İşte o zaman rollerin değiştiğini anlarız.

Bir zamanlar bizim elimizden tutan insanın elinden artık biz tutuyoruz.

Aslında anne babalarımızla ilişkimiz her zaman kolay değil.

Kırıldığımız zamanlar oluyor.

Bizi anlamadıklarını düşündüğümüz zamanlar oluyor.

Biz onları, onlar bizi yanlış anlayabiliyor.

Geçmişten kalan bazı kırgınlıklar da kolay silinmiyor.

Ama yaş aldıkça insan şunu daha iyi anlıyor:

Onlar da bu hayatı ilk kez yaşadılar.

Onların da doğruları kadar yanlışları vardı.

Onların da korkuları, geçim kaygıları, yetiştiremedikleri işleri, söyleyemedikleri sözleri vardı.

Bugün yaşlı gördüğümüz anne babalarımız da bir zamanlar gençti.

Bugün bastonuyla yürüyen o kadın, bir zamanlar küçük oğlunun peşinden koşuyordu.

Bugün oğlunun koluna giren o kadın, yıllar önce oğlunun elinden tutuyordu.

Çarşamba günü Ilıca’da gördüğüm manzara bana bunları düşündürdü.

Belki o anne ile oğulun hayatı benim düşündüğümden çok farklıdır.

Belki aralarında kırgınlıklar da olmuştur.

Belki birbirlerini çok üzmüşlerdir.

Belki de hep birbirlerine yakın olmuşlardır.

Bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey var.

O adam o gün annesini denize götürmüştü.

Annesi yüzdüğü sırada da gözünü ondan ayırmıyordu.

Sudan çıkarken yine elinden tuttu.

Bana bu kadarı yetti.

Çünkü bazen bir insanın sevdiğini anlatması için uzun uzun konuşmasına gerek yok.

Bir koluna girmek yeter.

Bir bastonu taşımak yeter.

Yanında durmak yeter.

Anne babamız hayattaysa, belki de en çok bunu hatırlamamız gerekiyor.

Aramak için “müsait bir zaman” beklememek…

Ziyaret etmek için özel bir gün aramamak…

Birlikte oturmak için bir bahaneye ihtiyaç duymamak…

Çünkü insanın “sonra” diye ertelediği şeylerin bir kısmı, gerçekten sonra kalıyor.

Ve bazen o “sonra” hiç gelmiyor.

Geçen çarşamba günü Çeşme Ilıca Plajı’nda bir anne ile oğul gördüm.

Benim için sadece denize giren yaşlı bir kadın ve ona yardım eden oğlu değildi onlar.

Yaklaşık 50 yılın yer değiştirmiş hâliydi.

Bir zamanlar annesinin gözünün üzerinde olduğu küçük çocuk, şimdi annesinin gözünün üzerinde duran adam olmuştu.

Belki hayatın en doğal tarafı da bu.

Bir gün onlar bize bakıyor.

Bir gün biz onlara.

Bugün varlar.
Yarın olmayabilirler.

Bugün biz varız.
Yarın biz de olmayabiliriz.

O yüzden yanımızdayken, seslerini duyabiliyorken, ellerini tutabiliyorken kıymetlerini bilelim.

Çünkü bazı şeyleri kaybettikten sonra anlamanın hiçbir faydası olmuyor.

Jano Çavuşoğlu

AH EVLADIM İÇİM ERİDİ BİTTİM TÜKENDİM YAAKocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampsü’nde yaşayan Şimşek isimli köpek yavruların...
21/08/2026

AH EVLADIM İÇİM ERİDİ BİTTİM TÜKENDİM YAA

Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampsü’nde yaşayan Şimşek isimli köpek yavrularını kaybetmesinin ardından ağzında yeni doğmuş yavru büyüklüğünde taş taşımaya başladı. İlginç durum ilk olarak Kocaeli Üniversitesi Doğa ve Hayvan Dostları Kulübü tarafından fark edildi.



Alman çoban köpeği kırması olan Şimşek, yaklaşık 4 buçuk yıldır Kocaeli Üniversitesi Umuttepe Kampsü’nde yaşıyor. Kocaeli Üniversitesi Doğa ve Hayvan Dostları Kulübü’ne üye öğrenciler tarafından bakımı yapılan Şimşek, 2 yıl önce yavrularını kaybetti. Şimşek, yavrularını kaybettiği günden bu yana ağzında taş taşıyor. Taşıdığı taş nedeniyle birçok dişi kırılmış durumda. Ayrıca Şimşek’in ağzının içinde yaralarda bulunuyor. Ağzından taşı düşürmeyen Şimşek’in taşları yavruları gibi görüyor.

SAKIN KIZDIĞINIZ KİŞİLERE HAYVAN VEYA KÖPEK DEMEYİN.

Berlin’de opera birinciliğinden Atatürk’ün Özsoy Operası’na... Ölümle 8 yaşında tanışıp acısını sanata dönüştüren, sınır...
16/08/2026

Berlin’de opera birinciliğinden Atatürk’ün Özsoy Operası’na... Ölümle 8 yaşında tanışıp acısını sanata dönüştüren, sınır tanımayan bir ruh...

1910’da İstanbul’da, ressam ve heykeltıraş Fatma Saime Hanım ile şair Ziya Cenap Berksoy’un kızı olarak dünyaya geldi. Daha çocukken evlerinde kelimeler şiire, renkler resme dönüşüyordu.

Sekiz yaşında annesini İspanyol gribinde, ardından yanında yaşadığı amcasını veremden kaybetti. Ölümle henüz çocukken tanıştı.

İkinci sınıfta ilk hikâyesini yazıp resimledi. Kuşdili Tiyatrosu’nun büyülü dünyasıyla tanıştı. Sonra konservatuvar, şan dersleri, Güzel Sanatlar Akademisi…

Semiha’nın içinde tek bir sanata razı olacak bir ruh yoktu zaten. Resim yapmak istiyordu, şarkı söylemek istiyordu, oynamak istiyordu.

1930’da Darülbedayi’ye girdi. Muhsin Ertuğrul’la yolları kesişti ve 1931’de "İstanbul Sokaklarında" filminde başrol oynadı. Ardından Cumhuriyet tarihinin sahnelenen ilk operası "Özsoy" geldi. 1934’te Atatürk’ün isteğiyle hazırlanan eserde Ayşim’i canlandırdı.

Devlet bursuyla Berlin’e gitti. Berlin Devlet Yüksek Müzik Akademisi Opera Bölümü’nü 1939’da birincilikle bitirdi. Aynı yıl Richard Strauss’un Ariadne auf Naxos operasında Ariadne’yi söyleyerek Avrupa’da opera sahnesine çıkan ilk Türk kadınlardan biri olarak tarihe geçti.

Türkiye’ye döndüğünde Tosca oldu, Leonore oldu, Azucena oldu… Ankara Devlet Operası’nın kuruluşunda görev aldı.

Nazım Hikmet’le dostluğu ise hayatının başka bir perdesiydi. Nazım ona “Tosca” diye seslendi. Mektuplar kaldı onlardan. Kelimelerin arasına saklanmış bir çağ, bir dostluk, biraz memleket, biraz hasret…

Fırçası da vardı...

Resimlerinde annesi, aşkları, ölüm, opera kahramanları ve kendi yüzü birbirine karıştı. Sanki hayatında kaybettiği herkesi renklerle yeniden eve çağırıyordu...

1972’de operadan emekli oldu ama sanattan emekli olmak onun sözlüğünde yoktu.

Resim yaptı, sergiler açtı, yeniden sahneye çıktı.

15 Ağustos 2004’de, 94 yaşında aramızdan ayrıldı.

Ardında büyük bir soprano sesi, acısını renge, yalnızlığını sahneye, Cumhuriyet’in sanat hafızasına kazınmış benzersiz bir hayat bıraktı...


(Hatırlatalım Dedik sayfasından alınmıştır.)

Address

Ankara
Ankara

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Bunları Biliyor musunuz ? posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Organization

Send a message to Bunları Biliyor musunuz ?:

Shortcuts

Share

Category