Dem Parti Savur

Dem Parti Savur Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi DEM Parti Savur ilçe Eşbaşkanlığı

26/01/2026

Kürtlerin yaşadığı duygu kırılmasını görmeyenlere sesleniyorum: Kırılma derinlerde ve giderek büyüyor

Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan'ın Medyascope’ta yayınlanan yazısı:

On dört yıl boyunca tarifi zor savaşların ateşiyle yanıp kül olan Suriye, yıkımlar hâlâ tazeyken yeni bir savaşa sürüklenmek isteniyor. 8 Aralık 2024 sonrası Alevilere ve Dürzilere dönük başlayan saldırıların son durağı, Halep’e açılan ve dalga dalga büyüyen savaş oldu. Hassas fay hatları üzerinde gerçekleşen bu kırım girişimleri, Suriye’yi yeniden kaosa sürükleme tehdidi taşıyor.

Şara rejimi, Halep’teki saldırılardan sonra Kuzey Doğu Suriye’yi hedef almaya başladı. Halep sonrası başlayan ve açıkça iç savaşı körükleyen, yüz binlerce sivilin hayatını tehlikeye atan saldırılar, Suriye Demokratik Güçleri’nin sağduyulu siyaseti sayesinde tehlikeyi bertaraf etti. Büyütülen, daha doğru bir ifade ile Kürtler şahsında dayatılan savaş istenci, Suriye’nin geleceğini, Ortadoğu’nun istikrarını ve belki de insanlığın vicdanını sınamaya hâlen devam ediyor.

Günlerdir Kürtler, dostları, devrimciler, dünyanın her ucundaki sol ve sosyalistler, demokratlar Kuzey Doğu Suriye için ayakta. Sokaklarda barış diyen, “Kürtler yüzyılı kaybetmesin” diyen bu sesler, çığ gibi büyüyerek tarihin vicdanına bir not bıraktı.

Kürtlerin, partimizin ve demokratik kamuoyunun isteği son derece açık: Suriye’de savaş değil barış; çatışma değil çözüm istiyoruz. Kürtler demokratik haklarına kavuşmalı, Suriye’nin eşit yurttaşları olmalıdır. Anadilde eğitim, yerinden yönetim hakkı, statüsü, kültürel hakları tartışma konusu olmamalıdır. Kürdün hayatı ve hakları bir kararname kâğıdı değil, anayasal güvence konusudur. Ve sadece Kürtler değil: Aleviler, Dürziler, Türkmenler, Süryaniler… Hepsine yönelik katliam tehditleri ortadan kalkmalıdır. Suriye’nin geleceği, tüm halkların ve inançların eşit siyasal katılımına dayalı bir yönetim modeliyle kurulmalıdır. Bu taleplerin 21. yüzyılda hâlâ ifade ediliyor olmasının bir utanç olduğunu ama bu utancın halklara ait olmadığını da not düşmek isterim.

Kopan her düğmenin bedelini halklar ödüyor

Diğer yandan, Şam rejimi tekçilikten vazgeçmelidir. Tekçilik, Suriye’ye giydirilmiş dar bir gömlektir. O gömleğin düğmeleri her koptuğunda, bedeli halklar ödüyor. Suriye’nin demokratik bir anayasaya ihtiyacı var. Ne Şam’ın anayasası ne de HTŞ’nin anayasası Suriye’yi kaostan çıkarır. Gerilimleri büyüten, çatışmaları derinleştiren tekçilikten vazgeçilmelidir. Tekçilikte ısrarın Suriye’yi yeni bir karanlığa doğru sürüklediği görülmüyor mu?

Stratejik, jeopolitik, ekonomik her başlıkta makro öngörüleri ile ekranlarda övünenler, her meseleye güvenlikçi merceğin soğuk alanından bakanlar, nasıl oluyor da toplumsal hakikatin en basit gerçeklerini ıskalıyor? Biliyoruz ki burada bir tercih var. O hâlde kimsenin kendi çıkarları uğruna Suriye’yi yeni bir iç savaşa sürüklemeye hakkı yok diyelim.

Buradan tüm uluslararası kamuoyuna ve sesimizi duyacak vicdanlara da sesleniyorum.
Bakın, güya günlerdir ateşkes imzalandı ama saldırılar durmak yerine arttı. Ateşkes kâğıtta, lakin kuşatma sahada. Kobani’ye saldırılar durmadı. Elektrik ve sular kesiliyor. Savaşın her türlü ahlakı çiğneniyor. Kürtler açlık, susuzluk ve karanlıkla yüz yüze bırakılmış durumda. Kobanili beş çocuk donarak yaşamını yitirdi. Beş masum can, soğuğun kucağında son nefesini verdi.

Dünya izledi, IŞİD’e karşı savaşıp yaşamını yitiren Arapların mezarları tek tek yıkılıyor.
Ölüye saygısı olmayanın, diriye adaleti olmaz. Mezar taşını deviren akıl, yarın yaşamın taşını da rahatlıkla devirir. Mezar taşına, mezarlıklara saygısı olmayan bu zihniyeti çok iyi tanıyoruz. Kürtler 13 yıl önce IŞİD ile mücadele edip bu topraklardan sökmeseydi, şimdi Türkiye’nin sınır komşusu olacaktı. Tarihin çöplüğüne gömülen o Orta Çağ karanlığı IŞİD’e kim nefes üflüyor? Kim bugün önünü açıyor? Bir yandan devlet dışı aktörler tasfiye edilmeli derken, neden IŞİD göz göre göre canlandırılıyor? IŞİD’e yeniden nefes olanlar kim? Sadece Suriye için değil, insanlık için ağır bir durumla yeniden yüz yüzeyiz. Dünün belasını “taktik” diye büyütenler, yarın o belanın stratejik enkazının altında kalır. Bunu artık herkes görmelidir.

İkili dış politika, ikili standartlar

Dışişleri Bakanı çıktığı TV programında Hamas için “Direniş hareketidir, halkını ve haklarını güvence altına almadan silah bırakamaz” diyor. Hamas’a tanınan bu anlayış, konu Kürtler olunca, SDG olunca birden buharlaşıveriyor? Filistin meselesinde sabır tavsiye eden, güvenlik kaygılarını meşru gören bir devlet aklı, Rojava söz konusu olduğunda hızlı sonuçlar, koşulsuz teslimiyetler bekliyor. Bu ne yaman çelişki! Hamas için aylar, yıllar boyunca sabır gösterebilen bir anlayış, Rojava’da neden tek bir günü bile fazla görüyor? Bu ikili standart, vicdan terazisinde nasıl dengeye oturur? Oturmaz; çünkü Kürdün kazanım elde etme korkusu bütün hakkaniyet ve vicdan terazisini bozuyor. Koz ve misilleme siyaseti, siyasetsizliğin kendisidir. Demem o ki, elinizde tuttuğunuz ayna Gazze’ye bakınca “mazlum”, Rojava’ya bakınca “terörist” gösteriyorsa; sorun görüntüde değil, o aynayı tutan eldedir.

Günlerdir sınır bölgelerindeyim. Kürtlerin gözlerinde hayatımda hiç olmadığı kadar derin kırılmalara şahit oldum. Bunun en basit ama en derin nedeni şu: Bir halka alenen haksızlık yapılması, haysiyetlerini çiğneyecek sözler ve eylemler yapılması siyasetin ötesinde bir meseledir. O ince eşiği siyasete kurban eden hoyratlık, tarih boyunca ters tepti. Bu doğru okunmalıdır. İktidarın bu ikili politikalarını Kürtler sadece siyasette değil, hayatlarının her anında görüyor, yaşıyor. Ekranlarda katliam çağrılarına varan rahatlık, halka ve temsilcilerine hakaret, garip zafer naraları, had bildirenler ve parmak sallayanlar… “Kadim Kürt kardeşim” dediklerinizin yaşadığı duygu kırılmasını görmeyenlere sesleniyorum: Bu bir sitem değil; bir halkın vicdanında büyüyen tarihî kırılmadır. Kırılma derinlerde ve görmezden gelindikçe sessizce ve öfkeyle büyüyor. Şimdi bu duygu kırılmasını giderecek olan devlettir, medyadır, siyaset kurumudur. Peki nasıl giderilecek? Bu büyük kırılma nasıl telafi edilir? Hangi somut adımlarla güven yeniden tesis edilir? Sorular ortada duruyor.

Sayın Bahçeli 2024’te “Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir; Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa, Kürt değildir. Türklerle Kürtlerin ortak düşman ve ortak tehlike karşısında bulunmalıdır. Türklerin ve Kürtlerin birbirini sevmesi, her iki taraf için hem dinî hem de siyasi bir farzdır” sözlerini sarf etti. Peki Suriye’de tehlikede olan Kürt değil mi? Soğuktan donan çocuklar kim? Elektriği kesilen, kenti kuşatılan kim? IŞİD ve türevi çetelerin saldırdığı kim? Kardeşlik “farz” ise, Kobani bunun imtihanıdır. Kardeşlik kameralar önünde değil, kuşatma altında farzdır. Şimdi soruyorum: Tehlikede olan Kürtlere, sıkılı yumruklarınızı açıp kardeşlik elinizi uzatacak mısınız?

Bir halkın onuruna dil uzatılması, açık bir savaş suçunu zafer olarak görüp yenme-yenilmeye çekilmesi toplumsal birliği ve barışı zedeler. Şam’da zafer arayanlar Türkiye’yi kaybettiğini görmelidir. Türkiye–Kürt ilişkileri bu duygu kırılmasının altında ezilirse, yarınlar için nasıl bir umut inşa edebiliriz? Kürtlerin acısının, Türklerin zaferi olarak sunulduğu bir zeminde nasıl bir kardeşlik kurulabilir? Bu soruları milyonlar adına soruyorum.

Türkiye’nin tarihi tercihi

Haliyle şunu açık şekilde ifade ediyoruz: Türkiye, Suriye’de HTŞ’nin değil, Suriye halklarının müttefiki olmalı. Her halka, her inanca aynı gözle bakmalı. Kürtlere düşmanlık, HTŞ’ye ve selefilere ayrıcalık kabul edilemez. Türkiye artık bu Rojava fobisinden kurtulmalı! Suriye’deki gerilim ve çatışmalarda taraf değil, yapıcı bir güç olmalı. Çözüme katkı sunmalı.

Daha önce de defaatle belirttik, Türkiye artık gerçek anlamda Kürtlerin de devleti olmalı. Bu bir temenni değil; cumhuriyetin demokrasi borcudur. Kürtleri Türkiye’nin zayıf karnı olarak kodlayan her dış ve iç girişime set çekilmelidir. Suriye de gerçek anlamda Kürtlerin de devleti olmalı. Şam, Kobani’nin; Ankara, Diyarbakır’ın demokratik çatısı olmalı. Ama ısrarla bu çatıyı eşitlikten değil de inkârdan kurmak isteyen bir akıl var.

Suriye’dekiler için “Onlar ayrı Kürtler”, “Onlar kökenli Kürtler” gibi anlamsız söylemlere gerek yok. Samimiyetimle söylüyorum: Kimin savaşı istediğini, kimin çözümsüzlükten yana olduğunu söz kuran herkes buyursun gitsin Kobani, Qamişlo, Haseke, Cizir halkına sorsun. Buyurun gidin onlarla görüşün. Hakikatler siyasetin isteklerine göre eğilip bükülemez.

“Türkiye Yüzyılı”, Kürtleri dışlayarak mı inşa edilecek? Böyle olmaz, böyle bir gelecek inşa edilmez! Kürtler 22 Ekim süreci ile hukuk dışılıktan kurtulup cumhuriyetin yasallığına dahil olmak istiyor. Ama Rojava’daki politikalarla Kürtler size nasıl ve kime güvenecek?

Bu bakımdan Türkiye’nin Şam’a destek vererek elde edeceği zafer bir Pirus zaferidir. Alınacak yara, kazanılandan ağırdır. Tarihe bakın; Kürtleri inciterek, yok sayarak zafer sağlanmamıştır. Rojava’yı koruyarak, Kürtlerin hakkına, hukukuna sahip çıkarak elde edilecek zafer ise Malazgirt gibidir. Tarihi bir kapı açar, gelecek nesillere umut taşır…
Pirus’un yalnızlığı mı Malazgirt’in kardeşliği mi? Karar da vebal da buradadır.

DEM’in tercihi

Günlerdir devam eden “DEM Parti demokrasiden mi yana yoksa çözümsüzlükten mi? PKK’nin kurucu önderinin yanında mı, yoksa karşısında mı?” tartışmalarına da değinmek istiyorum. Öncelikle şunu buradan net ifade edelim: Defalarca söyledik, tekrar söylüyoruz. Cevabımız nettir, gizlimiz saklımız yoktur. Biz sonuna kadar, amasız ve fakatsız barışın yanındayız! Kim barış için bir damla ter döküyorsa, biz onun yoldaşıyız. Bu konuda manipülasyonlara gelmeyecek, savunma pozisyonuna geçmeyecek kadar şerbetliyiz.

Diyoruz ki açın İmralı kapısını, bakalım kim Öcalan’ı dinliyor, kim dinlemiyor? Öcalan yıllardır Türkiye’de ve Suriye’de çözüm, ortak yaşam diyor. Peki Suriye’de çözümü dinamitleyen DEM Parti mi, yoksa Türkiye’nin yanlış politikaları mı? Suriye’de ateşe benzin döken kim? Milletvekilinizin de içinde olduğu Meclis heyeti Sayın Öcalan’ı ziyaret etti. Tutanaklar açıklandı. O görüşmede Sayın Öcalan’ın yaptığı önerilerin tam tersi bir politikanın Rojava’da izlendiği ortaya çıktı. Bakın, son İmralı görüşmesinde Sayın Öcalan, “önce savaş durmalı, çatışmasızlık sağlanmalı” diyor. “Bu çatışmaların halkları karşı karşıya getirerek, iç savaşı körükleme amacı taşıdığını” söylemedi mi? Diyaloga davet etmedi mi? Meclis tutanaklarında da ifade edildiği üzere Suriye’ye dair günler önceden açık çağrı yapan, çözüm önerisi sunan, tehlikelere dikkat çeken Sayın Öcalan değil mi?

Bu durumda Sayın Öcalan’ı dinlemeyen kim? Suriye’de bomba yağdıran, saldıran, mezarları yıkan, kadınlara işkence eden, çocukların donarak ölmesine göz yuman kim? Lütfen bu basit sorulara cevap verilsin. Kürtler yaşadığı coğrafyalarda yüzünü Ankara’ya dönmüş çözüm bekliyor. Ama Ankara ısrarla Kürt’ü görmek istemiyor, görmezden geliyor. Kapıyı açmak yerine elinde tırpanla Kürdün haklarını nasıl budarım diye uğraşıyor. Bu uğraşın sahipleri medyada, sahada, her yerde provokasyon üretiyor. Neden engel olunmuyor? Şimdi Kürt kırılmasın, öfkelenmesin de ne yapsın? Elinizi vicdanınıza koyun ve cevap verin Sayın Erdoğan, Sayın Bahçeli.

Sağduyu çağrısı

Biz çözüm olan bir siyasetten yanayız. Çarpıtan, kendine göre eğip büken değil. İnsanların hayatı söz konusu. Lütfen sağduyuyu koruyalım. Bir elde ateş, diğer elde buz ile dolaşmak yanlıştır. Biz barışın mimarı olmak istedikçe savaşın müsebbibi olmak isteyenler çoğalıyor. Buna hep birlikte karşı durmak zorundayız. Türkiye’nin vicdanına sesleniyorum: Kürtlerin acısını görmezden gelen bir siyaset, Türkiye’nin geleceğini de karartır. Kürtlerin zaferi, Türkiye’nin yenilgisi değildir; Kürtlerin yenilgisi de Türkiye’nin zaferi olamaz.

Siyasi tarihimizin en kritik testinden geçiyoruz. Tarih, bugün vereceğimiz kararları unutmayacak. Gelecek nesiller, bu günlerde kimin yanında durduğumuzu soracak. Cevabımız hazır olsun.

25 Ocak 2026

20/01/2026

Bakırhan: Kürt realitesi tanınmalıdır, bunu yok sayan her girişim tüm bölgeyi istikrarsızlığa sürükler

Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan'ın T24'e verdiği röportaj:

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Türkiye’deki süreçle yakından ilgili olduğu ifade edilen Suriye’deki son gelişmeler konusunda, “Bir 'bitiş' değil; fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan süreci yönetme hamlesi” dedi. Bakırhan, "Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır. Suriye’de Kürtler kendi toprağında, kendi kimlikleriyle kalıcı hale geldi. Bu kazanımı küçümsemek, yürütülen mücadeleye haksızlık olur. Savaşın gürültüsü, masanın dilini boğmamalıdır" diye konuştu. Bakırhan, PKK lideri Abdullah Öcalan'ın Halep'teki çatışmalardan önce Rojava ile temasının bulunduğunu belirterek, Türkiye’nin de hem askeri hem diplomatik hem de moral olarak Şam rejiminin destekçisi olduğunu vurguladı. Son on gündür yaşananların Kürtleri tarihte olmadığı kadar duygusal anlamda olumsuz etkilediğini kaydeden Bakırhan, muhalefete de seslendi ve “Bugün Suriye'ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye'ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar" dedi.

"4 Ocak’ta Şam’da anlaşmalar çoğunlukla sağlanmışken masa devrildi"

-Suriye’de son bir haftadır önemli gelişmeler yaşanıyor. Öncelikle bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok büyük alt üst oluşların yaşandığı bir süreçteyiz. Hepimizi ilgilendiren kritik gelişmeler var. Birkaç önemli durumun altını çizmek gerekirse, ilk olarak, Ortadoğu'daki 'merkeziyetçi iflas' ve 'Üçüncü Yol'un haklılığı ortaya çıktı. Bölgede uzun süredir tüm olaylar katı bir merkezi sistem ile buna direnenler arasında geçiyor. Suriye'deki durum da özü itibariyle buraya sıkışmış durumda. Katı merkezi anlayışta diretenlerin pratikleri Dürzilere, Alevilere katliam ve itaate zorlama ile kendini gösterdi. Şimdi aynı refleks Halep'ten başlamak üzere Kürtler üzerinden prova edilmek isteniyor.

Bunu önlemenin en etkili ve kalıcı yolu şüphesiz diyalog ile sorunları çözmektir. Fakat bu girişim, 4 Ocak'ta Şam'da masada iken, anlaşmalar çoğunlukla sağlanmışken masanın devrilmesi ile ortadan kalktı. Yani geçici Şam Hükümeti hem bu başlayan savaştan hem de 10 Mart'ın uygulanmamasından sorumlu taraftır. Bunları net bilmek gerekiyor, yoksa eksik ve yanılgılı yorumlara boğuluruz.

“Ankara’da yapıcı, Suriye’de yıkıcı olamazsınız”

Anlaşıldığı kadarıyla çeşitli ülkeler hem Paris hem de Paris öncesi geçici hükümete yeşil ışık yaktı. Türkiye bu olan bitenlerin içinde aktif yer aldı. İkincisi, Mazlum Abdi'nin de ifade ettiği üzere açık bir savaşa çekme durumu var. Daha açık ifade edeyim; bir iç savaş tasarlanmak isteniyor. Bu aleni bir tuzak ve ucunda yüzbinlerce Kürt’ün hayatı var. Türkiye'de silahların bırakılmasını konuştuğumuz ve çatışmalara çözüm aradığımız bir dönemde, Suriye'de savaş tırmandırılmak istendi. Bundan ötürü "Ankara'da yapıcı, Suriye'de yıkıcı olamazsınız" dedik. Bu kabul edilir bir durum değil çünkü devam eden sürece de açık bir sabotaj.

“Suriye'yi Türkiye'de devam eden sürecin önüne koşamazsınız”

PKK kendi fesih kararını almışken, hâlâ PKK gerekçesiyle Rojava'ya saldırı yapılması, hedef gösterilmesi kabul edilemez. Bu konuda daha önce de defalarca şunu söyledik: Suriye'yi Türkiye'de devam eden sürecin önüne koşamazsınız. Bu yanlıştır.

“Güvenlikçi kanat tüm gündemi buraya kaydırdı”

Ortada bir "Ankara paradoksu" vardır. Oysa "Ankara çözümü" arıyoruz. Buradaki her gelişme oradaki çözümü zaten hızlandırır. Yürütme erki de bunun yanlış olduğunu yer yer kabul etti fakat tercihini bu seçenekten kullanmadı. Güvenlikçi kanat tüm gündemi buraya kaydırdı.

“Duygusal ve siyasal dengeyi iyi kurmak gerek”

Savaşın kısır döngüsünden çıkmaya çalıştığımız bir dönemde, yeniden savaşa mı girmek gerekiyor yoksa stratejik düzeyde ele alınan yaşam ve çözüm modeline göre mi gitmek gerekir? Savaşın kısır döngüsüne karşı, siyasetin ve diplomasinin gücünü kullanmak zafiyet değil, stratejik bir gerekliliktir. Rojava yönetiminin bu anlamda aldığı veya alacağı karar önemlidir. Görüşmeler sürüyor. Sayın Abdi bugün Şam'a gideceğini söyledi. Duygusal ve siyasal dengeyi iyi kurmak gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak Kürt realitesi tanınmalıdır. Bunu yok sayan her girişim sadece Suriye'yi değil, tüm bölgeyi istikrarsızlığa sürükler

"Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır”

-Mutabakatın Kürtlerin kazanımlarını yok ettiği, Kürtlerin sahada ve masada yalnız bırakıldığı yorumları için ne söylemek istersiniz?

Suriye'de Kürtler yarım asırdan fazladır mücadele ediyor. Son 15 yılda binlerce evladını toprağa verdi. Bugün Şam rejimi Kürtlerle görüşmek zorundaysa, bazı haklarını tanımaya mecbur kaldıysa, bu uzun ve bedelli mücadelenin sayesindedir.

Kazanımları sadece muharebelerin sonuçları içinde okumak yanıltıcıdır. Kürtler burada önemli bir yönetim tecrübesi kazandı, halkların bir arada yaşayabileceğini pratikte gösterdi. Kürtlerin kazanımı bir toprak parçasından önce kurulan toplumsal-siyasal irade, ortak yaşam düzeni, kadın özgürlüğü çizgisi, yerel yönetim tecrübesi ve DAİŞ'e karşı kurulmuş meşru savunma gerçeğidir. Şara'nın imzaladığı kanunnamede Kürtlerin dil, kültür ve vatandaşlık haklarının tanınması tesadüf değil, bu mücadelenin sonucudur.

"Kürtler kendi toprağında, kimlikleriyle kalıcı hâle geldi; bu kazanımı küçümsemek haksızlık olur"

Yalnızlık iddialarına gelince; Kürtler bu süreçte kimsenin 'ileri karakolu' veya 'piyonu' olmayı kabul etmeyerek, bedeli ağır da olsa kendi öz güçlerine dayanan onurlu bir 'Üçüncü Yol' siyasetini tercih etti ve kazandı. Bölgede büyük güçlerin oyunları var, bunu görmek gerek. Ama asıl mesele şu: Kürtler kendi toprağında, kendi kimlikleriyle kalıcı hale geldi. Bu kazanımı küçümsemek, yürütülen mücadeleye haksızlık olur. Savaşın gürültüsü, masanın dilini boğmamalıdır.

"Mevcut mutabakat bir 'bitiş' değil; fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan süreci yönetme hamlesi"

Siyaset kurumu ve mücadele yürütenler ajite olursa reeli göremez. Reeli görmemesi durumunda da yanlış pozisyon alır. Mevcut mutabakat bir 'bitiş' değil, fırtınanın ortasında gemiyi batırmadan, demografiyi ve siyasi iradeyi koruyarak süreci yönetme hamlesi olarak görmek daha doğru olur.

"Kürtler doğal sınırlarına döndü; bu sınırlar içinde idari ve siyasi statüsünü koruyacak"

Reel olan şu, Kürtler doğal sınırlarına döndü. Artık bu sınırlar içinde idari ve siyasi statüsünü koruyacak. Kürtler burada kalıcı bir siyasi özne oldu, yönetim tecrübesi kazandı, halkların bir arada yaşayabileceğini dünyaya gösterdi. Bu, hiçbir güç oyunuyla silinemeyecek bir kazanımdır.

“ABD'nin dahil olmadığı ve onay vermediği bir saldırının gerçekleşmesi imkânsız"

-Uzun yıllar IŞİD'le savaşan SDG'nin ABD ile askeri düzlemde bir işbirliği vardı. Gelinen aşamada ABD'nin tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

ABD'nin dahil olmadığı ve onay vermediği bir saldırının gerçekleşmesi imkansızdır. SDG, ABD ile birlikte uzun yıllar IŞİD'e karşı savaşmış, güvenilir bir ortaklık yapmıştır. Fakat SDG başta olmak üzere dünyadaki herhangi bir güç, başka bir güce sırtını yaslayarak veya yüzde yüz güven duyarak bir yere varamayacağını bilir.

“Saldırılar Paris anlaşmasından ve Türkiye'nin teşvikinden bağımsız değil"

ABD ve diğer tüm küresel güçler önce kendi çıkarlarını düşünürler. Suriye'de Kürt halkına karşı on gündür süren saldırıların Paris anlaşmasından ve Türkiye'nin teşvikinden bağımsız olmadığı açıktır. Saldırılar belli bir aşamaya geldiğinde ise ABD devreye girip geçici Şam yönetimiyle SDG arasında ateşkes ve 14 maddelik anlaşma imzalanmasına aracı oldu.

Eğer bölgede birbirimize saygılı, eşit, demokratik, özgür bir düzen kurmazsak hep bir gözümüz uluslararası güçlerde olacak, onlar hep son sözü söylemeye devam edecek. Bu, bölge için her aktörü kapsayan büyük bir yanlıştır. Türk-Kürt, Kürt-Arap ilişkilerini ABD'nin rızası veya onayına bırakılmış saldırılarla zehirlememek gerekir.

“Halep'ten önce Sayın Öcalan'ın Rojava ile teması oldu, önerilerini iletti”

-İmralı Heyeti, son görüşmeden sonra kısa bir açıklama yaptı. Öcalan’ın Suriye’deki tüm sorunların diyalog, müzakere ve ortak akılla çözülmesi gerektiğini vurguladığı aktarıldı. Bu son süreçte bir rolü oldu mu Öcalan’ın?

Sayın Öcalan olası büyük bir savaşın önüne geçmek için çokça uyardı. Elinden geleni yapacağını her seferinde ifade etti ki yapıyor da. Bu konuda büyük çaba sahibidir. Hatta şunu da net ifade edeyim: Halep'ten önce Sayın Öcalan'ın Rojava ile teması oldu. Önerilerini iletti. Bu öneriler sorunların çözümüne dairdi. Bu bilinmesine rağmen, âdeta bu çabaya cevap günler sonra Halep'te savaşı siviller üzerinden tırmandırma girişimi oldu.

Öcalan Suriye sahasını tüm dinamikleriyle en yakından bilen kişilerden biridir. Oradaki dinamiklerin potansiyelini de ifade etti yeri geldiğinde. Bu anlamda 4 Ocak'ta masayı deviren taraflar açık şekilde olası bir çözümden korkanlardır, Sayın Öcalan'ın çabasına açıktan karşı çıkıp komplolara başvuranlardır. Bunu böyle okuyoruz.

“Yeni ve demokratik bir mutabakata ihtiyaç var"

-Bu aşamada 10 Mart Mutabakatı'nın akıbeti ne olacak?

Halep saldırısıyla Suriye rejimi 10 Mart Mutabakatı'nı zaten ihlal etti. Bu mutabakat taraflar için kötü bir deneyim ve hafıza bıraktı. Şam'daki görüşmelerin sonucunu bilmiyoruz ama açık ki, Kürtlerin siyasi, idari, kültürel ve hukuki haklarını güvence altına alacak yeni ve demokratik bir mutabakata ihtiyaç var. Mevcut durumda yeni bir mutabakatın daha hayırlı olacağını düşünüyoruz.

“Türkiye bu saldırıları desteklemiş ve teşvik etmiştir”

-6 Ocak'ta Halep'te başlayan ve Fırat'ın doğusuna kadar uzanan operasyonlarda Türkiye'nin pozisyonu neydi?

Türkiye'nin hem askeri yardımlar hem diplomatik hem de moral olarak bu saldırıların destekçisi olduğu biliniyor. Sosyal medyada veya resmi açıklamalarda bu gerçeği apaçık şekilde görüyoruz. Türkiye bu saldırıları desteklemiş ve teşvik etmiştir.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Kürt-Türk stratejik ilişkilerini esas aldığını söylemişti. Fakat Suriye'de başka bir gerçekle karşılaştık. İktidar Kürt karşıtı bir yerde durarak HTŞ ile stratejik ilişki geliştirdi. Bu durum açık şekilde ortadadır ve Kürt halkını negatif anlamda muazzam şekilde etkilemiştir. Bu zihniyetin tek derdi Kürt karşıtlığını besleyecek yakıtlar bulmaktır. Bu yakıt, bugün Halep'in Kürt mahallelerine dönük saldırılardır.

Bahçeli’nin açıklamaları: Ankara'da uzatılan elin Suriye'de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler

-Suriye’deki son 10 günlük süreçte MHP Gene Başkanı Devlet Bahçeli'nin kritik açıklamaları oldu. Hem Bahçeli'nin hem de Türkiye siyasetinin Suriye'deki son gelişmelere dair tutumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Geçtiğimiz haftalarda da çeşitli vesilelerle ifade ettik. Siyaseten olması gerekenlere değil, olanlara bakarak yol almalıyız. Sayın Bahçeli, Türkiye'de bir çözüm aklının gelişmesine dair yol alınmasından yana olduğunu ifade ediyor. Bunu her fırsatta ifade etti. Biz de olmalı diyoruz. Fakat bunun yolu Suriye'yi öne koşmakla olmayacağı da açık. Şimdi Suriye'de bir uzlaşı zemini olacağa benziyor. Bu saatten sonra süreci ve kalıcı barışı en güçlü şekilde nasıl sağlarız? Tekrar altını çizmek isterim: Barış parça parça inşa edilemez; bütünlüklü cesaret ister. Ankara'da uzatılan elin Suriye'de yumruğa dönüşmesi süreci zehirler.

“Artık Türkiye'nin de cesaretle ve kararlılıkla adımlarını atması gerekiyor”

-Suriye'deki son gelişmeler Türkiye'de devam eden Barış ve Demokratik Toplum sürecini nasıl etkiler? Çözüm süreci Suriye ile ne kadar bağlantılı?

İktidarın elindeki tüm bahaneler artık tükendi. Yıllardır Suriye'deki durumu bahane ederek bu süreci erteledi, oyaladı. Şimdi orada entegrasyon görüşmeleri masaya oturmuş durumda. Artık Türkiye'nin de cesaretle ve kararlılıkla adımlarını atması gerekiyor. Bundan sonraki her geciktirme, her muğlak açıklama, her "ama" ve "fakat" barış ve demokrasi sürecine karşı bir tutumdur. Bunu açık ve net söylüyoruz: Zamana oynama lüksü kalmadı. Bu konudaki uyarımızı net yapıyoruz. Çok hızlı bir biçimde siyasi ve hukuki zemini güçlendirecek demokratik adımlar atılmalıdır.

İki süreç elbette tam olarak birbirinden bağımsız değil, birbirini besleyen ve güçlendiren süreçlerdir. Suriye'de Kürtlerin anayasal haklarına kavuştuğu demokratik bir sistem, Türkiye'deki Demokratik Cumhuriyet vizyonuna da zemin hazırlar. Biz Türkiye'de Demokratik Cumhuriyet'in sadece talepkârı değil, inşa edici gücü olmaya hazırız. Tüm kapasitemiz ve irademizle bunu yapma iddiasındayız. İki ülkede de Kürtler eşit bileşen olduğunda, Türkiye'nin "güvenlik" adı altında sürdürdüğü politikalar da anlamsızlaşacak.

Ömer Çelik’e yanıt: Darbe SDG’den değil, Selefiler saldırdığında alkış tutanlardan geliyor

Öte yandan süreçle ilgili bir hususu daha vurgulamak isterim. İktidar sözcüsü Ömer Çelik,SDG’nin sürece darbe yapmak istediğine yönelik bir açıklama yaptı. Hakikatin büküldüğü çokça örnekle karşılaşıyoruz. Ama hakikatin bu kadar ters yüz edilmesi vicdana sığmaz. Sürece yönelik darbe topraklarını savunan, haklarını koruyan Kürtlerden veya SDG’den değil, Halep’te Kürt mahallelerine Selefiler saldırdığında alkış tutan ve teşvik edenlerden geliyor. Kendisi sosyolojiyle değil, algılarla siyaset yapıyorsa bilemeyiz. Ama Kürt mahallelerine saldıranlara destek olanlar, dünya itidal çağrısı yaparken Kürt mahallelerine saldırıları destekleyenler ve teşvik edenler sürece dönük darbe mekaniğini canlı tutuyor.

Bir yandan Ankara’da barış masası kurulurken, diğer yandan Suriye’de Kürtlere yönelik operasyonlara destek verilmesi samimiyeti sorgulatıyor. İşte bu çelişkili tutum halkımızda ciddi bir güven sorunu yaratıyor. Biz bu sürece inancımızı korumak istiyoruz ama bu tür çelişkili adımlar süreci sabote ediyor. Asıl sorun, barış söylemiyle savaş pratiğini bir arada yürütmeye çalışmaktır. Eğer bu süreç ciddiyse, Ankara ve Suriye politikalarının uyumlu olması gerekir. Aksi takdirde ortaya çıkan tablo ne barışa ne de demokrasiye hizmet eder.

“‘Kürtler ve DEM Parti, AKP'nin oyununa geldi’ demek apolitik bir bakış açısıdır”

Aynı şekilde çözüm süreci için de “Kürtler'in ve DEM Parti'nin AKP'nin oyununa geldiği”, “yine hayal kırıklığı yaşayacakları” yorumları yapılıyor. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Bu algılar üretiliyor ve bazı kesimlerde de alıcı buluyor. Bunu anlıyoruz. Fakat bu apolitik bir bakış açısıdır. Biz barışın kime yaramayacağını iyi biliyoruz. Barış olursa demokrasi gelir. Hukuk güçlenir. Özgürlükler büyür. Bundan en çok baskıcı rejimler, otoriter karakterler, tekçi anlayışlar, ulusalcı-milliyetçi çevreler zarar görür. Dolayısıyla barış AKP'nin işine yaramaz. 86 milyona fayda sağlar.

Biz hayal kırıklığı yaşamıyoruz. Sürecin başladığı gün itibariyle AKP'nin veya MHP'nin köklü bir zihniyet değişimi yaşamadığını da biliyoruz. Eşyanın tabiatına aykırı... Biz barış ve demokrasi masasını kim kurarsa o masada yer alır; barış ve demokrasiyi büyütmeye çalışır ve siyasetimizi de yaparız.

“Suriye'ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye'ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar”

Bu vesileyle geniş muhalif camiaya seslenmek istiyorum. Suriye'de yaşananlar sadece Suriye sınırlarını etkilemeyecek. Ortadoğu'nun genelinde siyasal trendleri ve ideolojik çerçeveleri etkileyecek. Bugün Suriye'de eşitlik, hukuk, adem-i merkeziyetçilik, laiklik değerleri etrafında bir rejim oluşması için aktif mücadele etmeliler. Bugün Suriye'ye sessiz kalanlar, yarın Türkiye'ye etkilerini görünce itiraz etmek için geç kalacaklar.

“Son on gündür yaşananlar Kürtleri tarihte olmadığı kadar olumsuz etkiledi”

-Çatışmalar başladığından beri sahadasınız. Kürtler başta olmak üzere toplumdan nasıl tepkiler alıyorsunuz? Yaşanan bu olayların yansımaları nasıl?

Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başlarında Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş süreci tarif ederken “Kürtlerin onuru, Türklerin gururunun korunduğu bir süreç yaşanıyor” demişti. Maalesef son on gündür Suriye’de Kürtlere dönük yapılan saldırılar ve bu saldırılara dair Türkiye’den atılan zafer naraları, HTŞ’den bile önce yapılan kutlamalar, sevinç çığlıkları Kürtleri tarihte olmadığı kadar duygusal olarak olumsuz etkiledi. Her Kürt mahallesinde, her Kürt’ün evinde yaşananlara dair büyük bir öfke ve duygu kırılması var.

Kaç gündür Kars’tayım. Burayı bilenler, bilir. Farklı halklar, inançlar, kültürler yüzlerce yıldır bir arada yaşıyor. Bu kentte bile Kürt’ün öfkesi ve duygu kırılması hissediliyor. Ne yazık ki, bu kırılmanın etkilerini ileride yaşama ihtimalimiz var.

“İktidar sözcüleri Türk-Kürt ilişkilerinde büyük yaralara neden olacak bir tutum içerisinde”

Sosyoloji ve duygu-siyaset ilişkisi böyle bir şeydir. Bugün HTŞ namına Kürt’e karşı zafer coşkusu yaşayanlar Türkiye toplumunun geleceğine verdikleri zararın farkındalar mı emin değilim. Söyledikleri, gerçeklere ve duygulara yetmiyor. Barış arayışında olduğunu iddia eden akıl, halklar arasına düşmanlık tohumu ekemez. Asgari düzeyde buna dikkat gösterir. İktidar sözcüleri Türk-Kürt ilişkilerinde büyük yaralara neden olacak bir tutum içerisindedir.

Ne kadar “Kürtlere karşı değiliz” deseler de gerçeği onlar belirlemiyor. Gerçeği belirleyen Kürt halkının yaşananları nasıl yorumladığı, tanımladığı ve hissettiğidir. Sınırın bu tarafı veya o tarafı fark etmez. Kürt Kürt’tür. Burada barış orada “düşman” diyerek ancak kendilerini kandırıyorlar. Barışmak isteniyorsa, uygulamada bütünlüklü olmak gerekiyor. Suriye’deki Kürt politikasıyla Türkiye’deki Kürt politikası birbirinden ayrılamaz. Her ikisi de bütünlüklü hak ve eşitliği gözeten barışçıl bir politika olmalıdır. Barış, haritaya bakılarak değiştirilen bir tavır değildir; tutarlılık isteyen ahlaki ve siyasal bir tercihtir. Türkiye’de barış nutukları atıp, Suriye’de bunun zıddı bir hat izlemek barışı güçlendirmez, onu içten içe çürütür. İktidarın Suriye’de sürdürdüğü bu politika, yalnızca yanlış değildir; Kürt halkının onurunu zedeleyen, eşitlik ve ortak yaşam duygusunu yaralayan bir çizgidir.

Röportaj: Ceren Bayar

19 Ocak 2026

20/01/2026
01/09/2025

Address

M. Sait Erdem Cd No:55, Savur/Mardin
Mardin
47860

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Dem Parti Savur posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share