27/02/2014
Yıllar önce Yarımada Gazetesi'nde yer alan köşe yazımı bugünlerde yeniden yayınlama ihtiyacı hissetim. 1 Mayıs 2010 tarihli yazıda şöyle demişim:
Aman haaa!!!!
Ailevi nedenlerle bir süredir İstanbul’daydım. Kadıköy’den bindiğim vapur Boğaz’ın sularını yararak ilerliyor. Arkasında bembeyaz köpükler… İstanbul’a bahar yeni geliyor. Dört bir yan rengarenk lalelerle süslenmiş. Erguvanlar çiçek açmış; artık bir beton ormanı niteliğindeki binaların arasından kendini göstermeye çalışıyor.
Çocukluğumun İstanbul’unu hatırladım… Boğaz henüz beton yığınları tarafından kuşatılmamış. Ağaçların suya yansıması yeşille maviyi birbirine harmanlamış. Ara ara suya yansıyan erguvanların renginden denizde pembe-mor renkler oynaşıyor. Martılar da sanki o zamanlar daha fazlaydı. Vapurun etrafında sürü halinde uçar, atılacak bir parça simidi beklerlerdi. Hele Boğaz’ın balıkları… Balıkçının tablasındaki balık fiyatları henüz kuyumcu vitrinindeki altınla yarışmıyordu. Çocukluğumun İstanbul’u bir başkaydı.
Vapurun iskeleye yanaşmasıyla çocukluk anılarımdan çıkıp, kalabalığından; stresinden; trafiğinden; beton yığınından kaçtığım bugünün İstanbul’uyla yüz yüze geliyorum. Ve İstanbul’dan kaçmakla ne iyi bir şey yaptığımı bir kez daha anlıyorum. Köyüm geliyor aklıma…
Masmavi denizi, kuş cıvıltıları, yemyeşil ağaçları, tepeleri, sıcak kanlı insanları… Özlem burnumun direğini sızlatıyor. Sonra bir korku kaplıyor yüreğimi. Çocukluğumun İstanbul’u gibi köyüm de beton yığınlarının esiri olursa… Şu an ağaçların arasında kaybolan evlerin yerine, ağaçlar evlerin arasında kaybolursa… Yeşil-mavi dostluğunun arasına beton yığınları kara kedi gibi girerse… Masmavi denizimizin rengi kirlilikten grileşirse… Denizde balıklar tükenirse…
Aman haa… Sakın…
Bu yeryüzü cennetinin sahip olduğu doğal güzellikler, “iki oda fazla yapalım, iki kuruş fazla kazanalım” kaygılarına kurban edilmesin. Cennet köyümüzün güzelliğini görmeye gelen tekneler, sintinelerini koy içine bırakıp denizimizi kirletmesin. Sabahları bizi uyandıran kuş cıvıltıları kesilmesin. Yeryüzü cenneti köyümüz, ne İstanbul’un, ne de diğer büyüyen kentlerin kaderini taşımasın.
Şimdi soracaksınız; “ne yani ev, otel, pansiyon yapmayalım mı?” Yapalım… ama kurallara uyarak, doğayı koruyarak; sahip olduğumuz güzellikleri kaybedersek bir daha geri gelmeyeceğini bilerek… Çünkü Selimiye’yi yeryüzü cenneti kılan, tatil yapılacak yerler arasında ilk beş içerinde ve mutlaka görülmesi gereken yerler listesinin ilk sıralarında yer almasını sağlayan, bugün var olan doğal güzellikleridir. Bunlar olmazsa kim uğrar ki, kim çalar ki kapımızı…
Bu sözlerim yalnız Selimiye için değil tabii. Komşu köyler için de geçerli. Hatta Türkiye’deki büyüme yolunda ilerleyen tüm yerleşim yerleri için. Cenneti cennet olarak korumak da, cehenneme çevirmek de bizim elimizde çünkü.